April 25th, 2008 at 10:30am
|

|
öyle büyük ki dünya, küçücük mutfakta sarılıp ağlarken iki dünya birleşebilir ve kimse farketmeyebilir; öyle anlaşılmaz ki dünya, bütün seçeneklerin içinde tesadüfler kader olabilir ; öyle kalabalık ki dünya bütün yalnızları saklayabilir; öyle basit ki dünya bir ömürde tüm sırları çözülebilir; öyle küçük ki dünya bütün hayatlar birbirine bağlanabilir, öyle yalan ki dünya bütün gerçekler bir anda hayal olabilir; öyle karmaşık ki dünya her yerden bir denklem çıkabilir; öyle sürprizlerle dolu ki dünya en büyük hayaller umutlara dönüşebilir; öyle yeni ki dünya her vazgeçişte yeniden başlanabilir; öyle huzurlu ki dünya milyonlarca kedi yavrusu kıvrılıp uyuyabilir öyle güzel ki dünya bir ömür misafir kalınabilir..
|
April 22nd, 2008 at 10:58am
“sevemiyorum ben” dedi; dağın eteklerine yapıştırılmış gibi duran küçük barakada bütün sesler birbirine karışmışken duyulmamak için söyleniyordu sanki her şey, duyulmasa güzel olacak şeyleri konuşmaya gelmiştik cevabına hazır olmadığımız sorularımızı sormaya.. masanın üzerindeki şeker kırıntılarını sayıyordum orada olduğumu unutmak için sıcak bir yaz gününde hayal ediyordum kendimi, ben ilk ne zaman sevmiştim nasıl öğrenmiştim duygularımı kontrol etmeyi, bulabilirsem onun sevmesini sağlayabilirdim.. saatine baktı, konuşmalıydım bir şey söylemeliydim, beni sevmesini sağlayacak ya da son bir kere düşünmesini belki sevmeyi anlamasını sağlayacak, hangi söz bu kadar kuvvetli olabilirdi bir şey söylemeliydim ama en azından bir süre daha oturması için yanımda herhangi bir şey.. ilk duyduğum sesi hatırlamaya çalıştım, kalbimin başka bir kalple beraber attığını ilk hissedişimi, huzurun beni sarmalayan sıcaklığını, kahvenin dumanını izlerken gözlerime baktığını hissettim, korktum düşündüklerimi anlamasından tek beklediği doğru soruları duymak ve hazırladığı cevapları vermekti belki onun için bu kadar basit olan şeyler benim için anlaşılmazdı, gülümsedi.. gülümsedim, insanların yüreği kuruluyordu belki doğmadan önce, sevgimizi nefretimizi huzurumuzu hepsini öğretiyordu annemizin kocaman kalbi kalbimize çarpmayı öğretirken, sevmek insanın damarlarında dolaşan bir şeydi aslında bir cevher gibi.. her şey yabancılaşmıştı birden oturduğum sandalye soğmuştu sanki kalktım “önemi yok” dedim sesim boğuldu seslerin içinde, hiç önemi olmadı..
March 17th, 2008 at 3:25pm
ipi kopmuş uçurtmalar gibi süzülüyor düşünceler kafamda, bahar gelmekle gelmemek arasında kararsız, sokaklarda hafif bir rüzgar herkes her şey durmuş, sanki geçmesi gereken bir zamanda hapsolmuş gibi dünya bütün planlar yarına göre yapılmış…yarın; hayatımızın en önemli günü, çünkü yarın güneş umutlarımızın üzerine doğacak, sızılar geçecek, acılar unutulacak, sözler tutulacak, beklenenler gelecek, gün bugüne dönüştüğünde tekrar yarına ertelenmek üzere…
beklenen yarınlar nerede peki, incinin rejime başlayacağı, meralin pasta yapmayı öğreneceği, nevranın sigarayı bırakacağı, nilin hayatının aşkıyla karşılaşacağı yarınlar, zamanın bir yerinde hapsolmuş bugün olmayı mı bekliyorlar, kaç kere uyuyup uyanmak gerekiyor istediğimiz yarın için…hergün binbir umutla uyanıp bugünün içinde yarınımızı arıyoruz cevapları bilmeden, vaatlerin ya da hayallerin şekillendirdiği isteklerimizin gerçekleşmesini bekliyoruz, bildiklerimizi önemsemeden çoğu zaman…
yarın havalar ısınacak, geçen ay ektiğim çiçek açacak, bulmacamın birkaç parçasını daha çözmüş olacağım…bugünün getirdiklerinden farkı olmasa da getirdiklerinin ben sevdiklerimi seçeceğim yaşamak için…böylesi daha güzel…

March 11th, 2008 at 4:38pm
dünyayı çevirebilsem, istediğim ana dönüp yaşasam kurguladığım gibi, yapamadıklarımı yapsam, söyleyemediklerimi söylesem, göremediklerimi görsem, durmam gereken yerde dursam taşısam şimdiki aklımı o zamanlara…sanırım benzer istekleri vardır herkesin, pişmanlıktan ya da hasrettendir her dönüş isteği, ama olmaz dönemezsin, bir kahve içerken iki çift laf etmenin kıymetini bilmediğin zamanlara ağlasan da sevdiklerini kaybedebileceğini farkettiğinde, bir sözünle kırdığın kalplerin yılların ötesinden ağlamalarını duysan da gerçekten kalbin kırıldığında, arkanı dönüp giderken sana uzatılan eli görsen de ancak sen elini uzattığında gidenin ardından anlamı yoktur artık, keşkelerine sarınıp düşünmek ve anlamaktır belki hataların bedeli…
hayatımda yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım dersin bazen, herkes der, sonra gece olunca vakit, pişmanlıkların zili çalar aynı battaniyenin altında gözyaşı dökme zamanıdır, kimse birbirini görmeden anlamadan, keşkelerle besler insanoğlu pişmanlıkların gölgesini büyütür…kendi aydınlığını çıkaramazsa insan tüm hayatını o gölgede üzülerek geçirmeye mahkum olur geçmişin izinde geleceğinden vazgeçerek…geçmişle hesaplaşırken hatalarını görmekten çok hata yapabileceğini kabullenmekle başlıyor aydınlık, kendini tanıyıp sevmekle… zamanın ötesinden o aptal küçük kıza bakıp şevkat duymak yeri geldiğinde, yeri geldiğinde anlamak saçmalamasının nedenlerini, sevmek olduğu gibi kendini, insanın aydınlığına ulaşmasına yetiyor…
ben istemiyorum artık ne zamanı geriye almak ne de kurgularımı yaşamak, hatalarımla barışmayı öğrendiğimden beri…biraz sarsak, biraz umursamaz, hafif tutuk çok heyecanlı fazlasıyla tutkulu her şeyi seven bir insanın hatasız yaşayamayacağını, neysem onunla mutlu olduğumu anladığımda aydınlığım boğdu pişmanlıkların gölgesini…artık daha gerçekçi isteklerim var, zamandan bağımsız özgür bir ruh olup çirkinleri güzele, zorları basite çevirmek, gökyüzünü kah sarıya kah yeşile boyamak, bulutları biraz yere çekip üzerinde dinlenmek gibi…
